Millet, Kur’an-ı Kerim’de “din” ve “şeriat”la eş anlamlı bir kavram olarak geçer. Kök anlamından hareketle yapılan, “Tutulup gidilen yol” veya “Allah tarafından peygamberleri vasıtasıyla yazdırılıp dikte ettirilen esaslar” şeklindeki tarifler, din ve şeriat kavramları için de geçerlidir. Millet, din veya şeriat demektir kısaca. Son devrin meşhur müfessiri Elmalılı Hamdi, din, millet ve şeriatın aynı şeyler olmakla beraber, karşıladıkları inanç sisteminin farklı bir boyutunu öne çıkardığını söyler. Ona göre, “din” itikadî prensipleri ve inanmayı; “şeriat”, inanılan esasların yaşanmasını ifade eder. “Millet” ise bu inanış ve yaşayışın insanları toplayıp birbirine benzettiği ortak zemindir. Başka bir deyişle, insanları bir araya getirip onları inanç, duygu, düşünce, davranış bakımından birbirine benzeten “yol”un, üzerinde ittifak edilen iman ve amel “esaslar”ının adıdır millet.
Demek ki “millet” aslında bir topluluğu veya kavmi değil, o topluluğu bir araya getiren, birbirine benzeten yolu ve yürüyüş tarzını anlatıyor. Eskiler bir dini değil ama o dinin mensubu insanları kastetmek için “ehl-i millet” veya “sahib-i millet” tabirlerini kullanırlardı. Zamanla bu tabirlerdeki “ehil” ve “sahip” kelimeleri düşmüş, millet kelimesi mecazen “ehl-i millet” yerine, yani “bir dinin birbirine benzettiği insan topluluğu” anlamına kullanılır olmuştur.
Bugün Kur’an’a sımsıkı sarılmakla mükellef müminler olarak “millet” dediğimizde “ehl-i millet”i, aralarında din birliği olan bir topluluğu kastediyorsak mesele yok. Din dışındaki başka faktörlerin birbirine benzettiği insan topluluklarına İslâm’da “millet” denmediğini; bunların belki aşiret, kabile, kavim diye adlandırılabileceğini bilelim. Osmanlı’daki “millet sistemi”nin aynı sebeple din esaslı bir belirlemeye dayandığını hatırlayalım.