Günümüzde birçok devletin temel gelir kaynağı vatandaşlarından alınan vergilerdir. Vergi çeşitlerinin çokluğu konusunda da dünyanın ileri gelen ülkelerinden birinde yaşıyoruz. Hatta yakın bir devirde, kişilerin varlıklarından dolayı ayrıca bir vergi alınmış ve bu hususta dünyaya olumsuz bir tablo çizilmiştir. Ama atalarımız vatandaşa bu yönde müracaat hususunda çok hassastır. Genişleme döneminde Osmanlı, Balkanlardaki fethettiği topraklarda yaşayanlardan vergi almıştır. Fakat komşu devletlerden gelen güçlü düşman orduları karşısında, müdafaa için geri çekilirken, güvenlik bedeli olarak topladığı bu paraları aynen iade etmiştir. Gerekçe olarak da şunu belirtmişlerdir: “Biz bu parayı, sizlerin güvenliğinizi sağlamak için toplamıştık, ama savunma için geri çekilmek zorundayız, paralarınızı geri alın!” Yıllarca kendilerinden çok ağır vergiler ve haraçlar alan derebeylerinin yaptıklarını bilen o bölge ahalisi hayretlerini gizleyememişlerdir, bu davranış karşısında. Bu adalet düşüncesi karşısında da kendiliğinden Müslüman olmuşlardır. Sultan II. Murad zamanında, henüz Osmanlılarda hazine teşkil edilmediğinden, harplerde elde edilen ganimet ve haraçlardan ve madenlerden başka devletin bir geliri yoktu. Hal böyle olunca, padişahlar da zaman zaman parasız kalabiliyordu. Bir gün Fazlullah Paşa, II. Murat’ın Çandarlı Halil Paşa’dan borç para istediğini görünce: “Sultanım, padişahın vezirlerden ve şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. Müsaade buyurursanız bir hazine teşkil edilsin ve oradan saraya tahsisat ayrılsın.” dedi. Fazlullah Paşa’yı dinleyen Sultan Murad Hazretleri: “Bu parayı nereden ve kimden toplayacaksın?” diye sordu. Fazlullah Paşa, “Sultanım bu memlekette çok zenginler var, bir fermanla bazılarından bir miktar mal toplamak mümkündür” dedi. Sultan Murad, “Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa! Bize ve bizim askerimize helâl lokma gerektir. Bizim askerimizin boğazına helâl lokma girmez de, onun bunun hakkı girerse bu askerle, meydan-ı gazada nasıl harp edebiliriz? Haram üzerine bina kurulursa ayakta durma imkanı var mıdır?” diyerek Fazlullah Paşa’nın teklifini reddetti ve Çandarlı Halil Paşa’dan bir miktar borç aldı ve bilahare de ödedi. Ridaniye Seferi’ne çıkarken hazinede hiç para olmaması karşısında Yavuz Sultan Hazretleri, Yahudi bir bankerden borç para almış, sefer dönüşünde de kuruşu kuruşuna borcunu geri ödemiştir. Son olarak da hadislerin aydınlığında mevzumuzu kapatalım; Peygamber Efendimiz (sas) Müslüman beldelerine vâli ve zekât tahsil memurları gönderdiği sıralarda, bir gün sabah namazından sonra eshâb-ı kirâma dönerek buyurdu ki: “İçinizden hanginiz Yemen’e gider?” Sahabinin ileri gelenlerinden çoğu ileri atılarak, “Ben giderim yâ Resûlallah!” dese de, Mu’âz bin Cebel (ra) ayağa kalkıp, “Yâ Resûlallah! Ben giderim.” deyince, “Vazife senindir.” demiş ve sonra ona şöyle buyurmuştur: “Allahü Teâlâ’nın, zenginlerin fakirlere zekât vermesini emrettiğini bildir. Bunu da kabûl ederlerse, zekât alırken sakın mallarının sadece en iyilerini seçme! Mazlumun âhını almaktan çekin. Çünkü Allahü Teâlâ, mazlumun duâsını hemen kabûl eder.” Evet, halkının huzuru ve mutluluğu için var olan devlet ve devlet erkânı bu hassasiyetle hareket ettiklerinde ülkeler daha yaşanır olacak ve hayır duaları semaya ulaşacaktır!