![]() |
|
![]() |
| Diyanet işLeri Başkanlıgı Tarafından Yapılan Duyurular Diyanet işLeri Tarafından Duyurular , Açıklamalar , Konu Başlıkları & Aradıklarınız Burada .. |
| Tags: 2009, aili, ankara, bilkent, ekim, konumasi, rasi |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları | Stil |
|
|
#1 (permalink) |
|
~ System Developers
![]() |
IV. DİN ŞÛRASI AÇILIŞ KONUŞMASI (12 Ekim 2009, Bilkent Ankara)
Tarih: 12.10.2009 Sayın Başbakanım,Din Şûramızın Değerli Konukları ve Üyeleri, Başkanlığımızca bu yıl dördüncüsü düzenlenen Din Şûrası’na hoş geldiniz. Şûra’da “Din ve Toplum” üst başlığı altında “Sosyal Problemler Karşısında Din ve Diyanet” konuları ele alınacaktır. Din ve toplum arasında karşılıklılık esasına dayanan bir bağ vardır. Dinin getirdiği kuşatıcı davet ancak bir toplumsal zeminde anlam kazanabildiği gibi toplum da tek tek bireyleri üzerinden sürdürdüğü ortak ideallerini temellendirmede ve gerçekleştirmede dinin desteğine hep ihtiyaç duyar. Gönlüm isterdi ki, insanlık olarak bu yüzyıla din–toplum ilişkileri fazla örselenmeden ve güven kaybına uğramadan, zihinlerimiz bir dizi rezervle ve önyargıyla dolmadan girebilseydik ve bugün din ve toplum arasındaki bağı ve geçişliliği, bu alanın sorunlarını daha rahat bir zeminde konuşabilseydik. Son birkaç yüzyıla damgasını vuran ve Aydınlanma sürecinin belli başlı dinamiklerinden beslenen kimi bakış açıları, dinin sonuçta toplumsal bir olgudan ibaret olduğunu ileri sürmüş, hatta bu iddia zamanla dinin toplumun bir üretimi olarak görülmesi gerektiği iddiasına dönüşmüştür. Esasen ilerlemeci-pozitivist bakış açılarından beslenen bu söylem, kendi içindeki oldukça çeşitlenmiş görüş ayrılıkları bir kenara bırakılsa dahi, sonuçta dini, arkaik bir dünyanın terk edilmesi gereken bir bakiyesi olarak görmekten asla vazgeçmemiştir. Bu bakış açısı, akıl ve bilimin aydınlığında dinden er ya da geç kurtulmak gerektiği yönündeki beklentisiyle teori üstüne teori üreterek geçtiğimiz son iki yüzyılın müktesebatına dahil olmuş ve ilim çevrelerini ziyadesiyle meşgul etmiştir. Günümüzde bu teorilerin inandırıcı, kabul edilecek bir yanı kalmasa bile etkileri devam etmektedir. Bugün pek çok açıdan tartışılan hatta reddedilen bu görüşlerin belli bir dönem için insanlığı tam bir illüzyonla karşı karşıya getirdiğini unutmamak gerekir. Dinin kaynağı, insan tabiatının beklentileri, toplumsal rol ve işlevleri gibi pek çok konuda ortaya atılan ve özellikle aydınlanmacı-pozitivist bir değerler skalasından beslenen bu retorik, geçmişte, dinle kurulabilecek ilişkilerin kimyasını bozmuştur. Modernleşme paradigması bu etkiler içinde şekillenmiş, dinin er ya da geç bu dünyadan çekileceğine dair beklentiler, dini olan her şeye karşı tam bir hassasiyet ortamı yaratılmasına neden olmuştur. Kimi ülkelerde toplumsal hayat, din ve dini sembollere karşı tam bir teyakkuzla inşa edilmiş, örneğin bir dönem Sovyet deneyiminde olduğu gibi din, devletin açıktan savaşmayı göze aldığı bir düşman unsur olarak dahi görülebilmiştir. Diğer yandan, modernleşme süreçlerinde din, bazen belli amaçların gerçekleşmesine imkan sunan bir araç kılınarak, bazen de bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya getirilerek sıkıştırılmış, yapılan müdahalelerle, kültürel ve siyasal repliklerle zayıflatılmaya çalışılmış, itibar kaybına uğratılmıştır. Böylece, her zaman verili dünyayı açıklama iddiasında olan din, bu sefer açıklanmaya ve savunulmaya muhtaç bir görüş, kendisine açıkça mesafe konulması gereken bir karşı tez veya eski düzenin tamamlayıcı bir unsuru olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Değerli Davetliler, Din karşısında ortaya çıkan tartışma ve gerilimleri, bir retorik savaşıyla sınırlı saymak konunun ağırlığını hafifletmek olacaktır. Hiç şüphesiz bu süreçlerin uygulamadaki sonuçları pek ağır olmuştur. Nitekim dini, modernleşme sürecinin havasına uygun bir şekilde gözden geçirmeye yönelen pek çok ülkede, oldukça acımasız sayılabilecek örnekler hafızalarda yerini almıştır. Dine mesafeli bir nesil yetiştirmek isteyenler kadar onu kendi iktidarını tahkim eden bir dile dönüştürenler de aslında aynı referans dünyasından beslenmiştir. Batı’da dinin, Fransız Devriminin açtığı eşikler üzerinden sorgulanma süreci, kilise tarihinde karşılığını bulan kimi uygulamaları kendine gerekçe göstermiştir. Batı toplumlarında kilise-siyaset ilişkisinde yaşanan güç gösterisi ve med-cezir, dinin gündelik hayattan çekilmesi ya da ağırlığının hissedilir bir şekilde azaltılması yönündeki radikal beklentiler ve bu sürecin ortaya çıkardığı gerilimler, bugün laiklik diye bildiğimiz bir uzlaşı dilinin doğmasına ve kurumsallaşmasına yol açmıştır. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı yeni insan ilişkileri, geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısını dolduran savaşlar, bugün belli fasılalarla varlığını sürdüren çatışma alanları sonuçta dinin merkeze alınarak veya araç olarak seferber edilebildiğini göstermektedir. Halbuki seküler kutsallar veya seküler mücadele ve çatışma alanlarının kutsalla iç içeliği tahmin edildiğinden öte çift taraflı örseleyici olmaktadır. Din, insan tabiatında karşılığını bulan, mütemadiyen onu ahlaki ve insani yönden olgunlaştırmayı hedefleyen, insana kendisini, varlığı ve var edeni tanıtarak anlamlı bir hayat sunan ve insan-ı kamil olma yolunda ona rehberlik yapan bir rahmet, kurtuluş ve diriliş çağrısıdır. Bunu göz ardı ederek, onu insanın ve toplumun hayatını zehir edecek katı ve ruhsuz yorumlara ve dünyevi amaçlara mahkum edenler, kutsalı temsili düzeyde kurumsallaştırıp kişi ile Yüce Yaratan arasında perde olanlar, dinin bütün zamanları kuşatan davetini her gün yeniden inmişcesine diri tutmayı ihmal edenler sonuçta, dinin öğütlerini tam bir tehdit olarak karşılayan kutuplaşmalara, dini ve beraberinde ahlaki değerleri önemsizleştiren tutumlara da fırsat vermişlerdir. Dinleri deruni ve külli muhtevasından koparıp kuru ideolojik birer söylem stoku olarak değerlendirmenin ya da dine kültürel bir obje olarak bakmanın maliyeti oldukça ağır olmuştur. Değerli Davetliler, Çekişmeli geçen son birkaç yüzyıl, dinin anlam ve önemini bastırmaya yetmemiş, bugün için artık dinin niteliğine, işlev ve amaçlarına yönelik tartışmalar yeni bir canlılık kazanmıştır. Dine yönelik itirazların pek çoğunun gerçekte dinin insan temelli yorumlarına ve insan eliyle biçimlenen kurumlarına yönelik olduğunu da bu arada teslim etmek gerekir. Geçmişte ne yazık ki bu yorum ve yapılar da dinin, özünü ve önceliklerini merkeze alacak bir çerçeve içinde insan ve toplum çıkarını önceleyen, varlığımızı besleyen ve onaran yanlarını sıklıkla ihmal etmişlerdir. Din alanının bugüne kadar böylesine çekişmeli bir üst sınırda tartışılıyor olması, bugün bizlere, hem paha biçilmez bir deneyim, hem de ileriye yönelik daha sağlıklı bir bakış açısı kazandırmış olmalı, diye düşünüyorum ve Din Şuramızın böylesi bir kavşakta yapılmış olmasını da bunun için hayli önemli bir fırsat olarak görüyorum. Değerli Davetliler, Diyanet İşleri Başkanlığı olarak beş yılda bir gerçekleştirdiğimiz ve bu yıl dördüncüsünü düzenlediğimiz Şuramızda toplum-din ilişkisi çeşitli yönleriyle ele alınacaktır. Dinin Batı toplumlarında ortaya çıkan tartışmalı ve çekişmeli serüveninin yer yer bizi de etkilediğini ve öteden beri belli düzeyde sürdürdüğümüz din tartışmalarımıza farklı bir boyut eklediğini bugün açık yüreklilikle ifade etmek gerekir. Bir din olarak İslam’ın Yahudi ve Hıristiyan geleneklerinin muhatap olduğu suçlamalara ortak edilmesi, Batılılaşma politikalarımızın en sorunlu alanlarından biridir. Dini, ithal sorunlar ve çözümlemeler eşliğinde tartışmak, ne yazık ki, hala vazgeçemediğimiz bir yanlışlığımızdır. İslam’ın bu coğrafyadaki anlamı, bize takdim ettiği değerler, hayatımızı anlamlandıran katkıları, başka hiçbir dinin çerçevesine dahil edilemeyecek ikram ve bereketi, ne yazık ki bugün pek çoklarımızca yeterince fark edilmemektedir. Günümüzde, din konusunun her zaman bir laiklik tartışmasıyla birlikte ele alınması iki yönlü bir talihsizliği içinde barındırır. Öncelikle laiklik tüm dinleri hesaba katan bir denge arayışının nitelikli bir ürünüdür. Laiklik, devletin herhangi bir dinle kendi gereklilikleri karşılayacak bir talepkarlık içinde ilişkiye geçmemesini, toplumun dinle kuracağı bağlara müdahale etmemesini öngören hatta bu sınırları garantiye alan, dinin de kamusal hayatı bütünüyle kuşatan bir siyasi proje kılınmasını önleyen bir kontrat olarak okunmalıdır. Ne yazık ki, zaman olmuş, modernleşme sürecinde, dini eskinin ve geleneğin alamet-i farikası olarak görme yanlışlığını, dinin ve dindarlığın tabii bir sonucu olarak davranışlara akseden ve toplumsal hayatta görülür olan yansımalarını siyasal okumaya tabi tutma ve yeni duruma tehdit olarak algılama şeklinde ikinci bir yanlışlık izlemiştir. Dinin varlığı ve tezahürleri konusunda ölçüsüz bir radikalizme ihtiyaç duyan yeni bir karşıtlık teması da bu ortamdan hayli beslenmiştir. İşte bu noktada, devletin laik yapısı ile toplumun dini hassasiyetleri arasında tansiyona ve gerilime yol açacak, insanları birinden birini tercihe zorlayacak söz, tavır ve davranışlardan kaçınmanın sorumlu mevkide olan herkes için özel bir önem taşıdığını belirtmemiz gerekir. Değerli Davetliler, Din konusunda toplumu aydınlatmak ve bu alandaki beklentileri karşılamak üzere kurulmuş olan Diyanet İşleri Başkanlığı, Anayasa’da ve Kanun’da kendisine yüklenen görev ve sorumlulukları bihakkın yerine getirmenin gayreti içindedir. Başkanlığımızın çalışmalarında aslolan, dinin ana kaynaklarının sahih bilgisini esas almak ve toplumu İslam Dininin inanç, ibadet ve ahlak esasları hakkında aydınlatırken Cumhuriyetin temel ilkelerini, milletimizin birlik ve beraberliğini, toplumun huzur ve barışını, içinde yaşadığımız çağın ihtiyaç ve gerçeklerini eş zamanlı olarak göz önünde bulundurmaktır. Zamanın ruhunu anlamak, dini yorumlarken, şimdiki zamanın yani gerçek zamanın ruhunu yakalamak zorundayız. Geleneğin bugün bize sunduğu miras hiç kuşkusuz yüksek bir değer taşımaktadır. Ancak bu mirasın yetkin bir şekilde işlenmesi, yani geleneğin sürekli güncellenmesi, şimdiki zamanın ruhuyla geçmiş zamanların tecrübe ve mirasının buluşturulması gerekmektedir. Esasen geleneği dışarıda bırakan, ihmal eden ya da reddeden yaklaşımlar kadar bugünün gerçekliğine takılıp kalan, fiili durumun etkilerine fazlasıyla açık yaklaşımları da sorunlu buluyoruz. Dini anlamada ve yorumlamada eleştirel bakış açısına, bilimsel verilerin ve rasyonel düşüncenin katkısına sırt çeviremeyiz. Yüce İslam dini bütün zamanlarda bize kendisiyle sağlam bir ünsiyet kurabileceğimiz bir anlam ve değer dünyası sunmaktadır. Kur’an-ı Kerim her zaman yolumuzu aydınlatmaktadır; Salat ve selam üzerine olsun Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa sunduğu örnekliğiyle ve sünnetiyle dini anlama ve yorumlamada metodolojimizin ne olacağı konusunda bizlere yol göstermektedir. Kur’an ve Sünnete olan sadakatiyle kesintisiz bir yorum zenginliği içinde günümüze kadar uzanan sahih dini geleneği güncelleştirmek ve bu zeminde dinamik bir gelecek inşa etmek de bu çağın insanının görevidir. Artık yeni bir çağın ilk çeyreğini tamamlamak üzereyiz. Bu çağın önümüze çıkardığı sorunlar karşısında, dinin, aidiyetimizi besleyen bir referans alanı olarak bugün bize ne gibi alanlar açtığı, sorunlarımızın çözümü noktasında ne gibi önerilere sahip olduğu konusunda çok derin okumalara, çok derin analizlere ihtiyacımız var. Artık bu çağda, laikliğin, dinle toplum, dinle devlet arasında sık sık tekrarlanan tartışmaların parçası ya da dine karşı tutumların referansı olmaması gerekir. Her siyasi görüş ve düşünce gündelik hayatın işleyişi konusunda birbirinden farklı tezler üzerinden kendi projesini takip edebilir. Bu kendisini bağlayacaktır. Kimileri hayattaki dini vurguları yadırgarken kimileri de bunu azımsayabilir. Bu konudaki ilgiler demokratik bir toplumun standartları içinde konuşulabilir, tartışılabilir. Dini konuları her türlü siyasi mülahazanın ve çıkar hesabının üstünde tutarak ele almamız, sadece laikliğin değil, dine saygının da gereğidir. Ancak, dine bağlılığın gerekliliklerini gizliliğe zorlayan veya dinin sosyal hayatı ahlaki bir zeminde iyileştirmeye yönelik telkinlerine muhtevası değil sırf dinden kaynaklanıyor olması sebebiyle karşı çıkan bir anlayışın mevcut zemini kayganlaştırdığını da hepimiz görmeliyiz. Değerli Davetliler, Artık dün geride kaldı ve onu sadece ders almak için hafızalarımızda saklamalıyız. Bugün ise, dinin sadece din kurumlarına ve insanlarına, sahip çıkanlara ve taraf olanlara değil topluma yani hepimize ait kesintisiz bir değer ve gerçeklik olduğunu fark ederek ortak kaderimiz, birliğimiz ve huzurumuz için dinin ne gibi imkanlar sunduğunu ve bizim bunlardan nasıl feyz alacağımızı konuşmalıyız. Sunduğu sayısız imkanlarından birlikte yararlandığımız bir yeni durum olan küreselleşmenin mahalli kültür ve değerleri adeta buharlaştırıp geleneksel algı ve anlayışları örselediği bir zaman aralığında “Din ve Toplum” konusunun ele alınması son derece önemlidir. Modernitenin teknik ve maddi kazanımlarını, pozitif bilimlerin ve rasyonel düşüncenin sadece maddi kalkınma alanında değil din bilimlerinde de yeni ufuklar açtığını inkar edemeyiz. Ancak bunlardan farkını hepimizin bildiği modernizmin ve pozitivizmin dinle ve gelenekle olan sağlıklı ilişkide yol açtığı tahribat da görmezden gelinemez. Dinin gündelik hayattaki varlığını sembolik imalarına varıncaya değin reddeden ve hayatı katı bir dünyevilikle donatmak isteyen siyasi ve kültürel projelerin bıraktığı acı hatıraları zihinlerden silmek kolay değil. Popüler kültürün beslediği bencilliğin, hedonizmin, çıkarcılığın ve acımasızlığın uluslar arası boyuta çıktığı, dini ve ahlaki değerlerin giderek önemsiz görüldüğü bir dünyada, milletlerin ve toplumların yarınlarının tehdit altında olmadığını kim söyleyebilir ? İşte böyle bir dönemeçte din-toplum ilişkisini, sosyal problemler karşısında dinin anlamını konuşmak, erdemli birey ve toplumun inşasını, yani kendimizi inşayı ve asla dönüşü konuşmak anlamına gelmektedir. Şiddet ve terörün bütün dünyayı tehdit ettiği, Müslüman toplumları ise can evinde tedhiş ettiği bir süreçte, maddi ve dünyevi olanın belirleyici ve önemli olduğu ilişkiler ağının hepimizi bunalttığı, kimsesiz ve güçsüzü yalnızlığa ve kaderine terk ettiği bir dünyada elbette din bilginlerinin ve Diyanetin Din ve Toplum konusunda söyleyecekleri vardır. Ve işte IV. Din Şurası buna fırsat sunmaktadır. Hepimiz burada, Şura’nın sağladığı çoğulcu, demokratik ve özgürlükçü ortam içinde din ve toplumla ilgili mevcut sorunları ve çözüm yollarını akademik ve entelektüel düzeyde tam bir yetkinlikle ele almak istiyoruz. Ne kadar farklı ve aykırı olursa olsun burada tartışılacak her bir görüş ve öneri, inanıyorum ki, ülkemizin birlik ve esenliğine, insanımızın huzur ve mutluluğuna, aramızda karşılıklı anlayışın, sevgi ve saygının kökleşmesine katkı sağlayacak, sosyal sorunlarımızın çözümünde İslam Dininin kesintisiz rahmetinden daha çok istifade etmemize kapı aralayacaktır. Bu duygular içinde siz değerli konuklara tekrar hoş geldiniz der, Şuramızın hepimiz için hayırlara vesile olmasını dilerim. Prof. Dr. Ali BARDAKOĞLU
Diyanet İşleri Başkanı ![]() DAĞDA ÜÇ BEŞ KOYUN SÜRÜSÜ TUTTURMUŞ BİR KÜRDİSTAN TÜRKÜSÜ ELİNE ALMIŞ BAYRAK DİYE BİR MASA ÖRTÜSÜ SATSAN BEŞ PARA ETMEZ NE DİRİSİ NE DE ÖLÜSÜ SOYU SOYSUZ OLAN SENSİN TOPRAK SENİN NEYİNE İTE İTLİK YAPIP KAFA TUTMA BEYİNE ANLASA DEDİĞİMİ SOKAKTAKİ KÖPEK AĞLAR HALİNE DUY ULAN SOYSUZ NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE.! |
|
|
|
![]() |
| Etiket |
| dİn Şurasi aÇiliŞ konuŞmasi |
| Konu Araçları | |
| Stil | |
|
|
| Sistem Bilgisi ve Linkler | Site Durumu |
|
|