iSLami Forum,iSLam Forum,Dini Forum,Dini Konular » isLam Kavramları - Konuları » Allah C.c » İlâhi Lütfa Mazhar Olanlar
kayit ol

Allah C.c Allah Azze ve Celle

Tags: , , ,

İlâhi Lütfa Mazhar Olanlar


Cevapla
 
LinkBack Konu Araçları Stil
Alt 04-02-2010, 06:36 AM   #1 (permalink)
isLamForumLari.COM
 SeCReT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Oct 2009
Mesajlar: 2.363
Konuları:
Cinsiyet:
Tecrübe Puanı: 10
SeCReT is on a distinguished road
Standart İlâhi Lütfa Mazhar Olanlar

Onlar O'nun has kullarıdır, onları dünyada gönül cennetinde yaşatıyor. Hem içten hem dıştan en güzel hayatı onlara bahşetmiştir. Onlar en güzelini tercih ettikleri için en güzelini onlara vermiştir. Onların tercih ettiği Hazret-i Allah'tır, Hazret-i Allah'ın da tercih ettiği bunlardır. Daha doğrusu onları kendisi için yaratmıştır. O kulunu sevmiş, seçmiş, kendisine çekmiştir. Kendisine muhabbet etmesi için de muhabbet vermiştir. Başka bir şeyle meşgul olmasını, başka bir arzu beslemesini katiyyen istemez.

Bir taraftan Allah-u Teâlâ'nın Resulullah Aleyhisselâm'a indirdiğine bütün kalbiyle bağlıdır. Diğer taraftan Allah-u Teâlâ ona ilham eder, o ilham ettiğine de vâkıftır. Bu tâbilikle ve bu ilhamla, aldığı kuvvetle yürür. Yani bir taraftan küllî şekilde Allah-u Teâlâ'nın emirlerine, ilâhî hükümlere tâbidir; ikinci olarak da Allah-u Teâlâ ona ilham ettiği zaman, o ilhamla görür ve o destekle yürür. Allah-u Teâlâ onu kimseye vermez. Ahkâm-ı ilâhîye tâbi olmak başka; ilhamla, O'nun hükmü ile yürümek başka.

Nitekim Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İnsana bilmediği şeyleri O tâlim eyledi." (Alâk: 5)

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mektûbât-ı Geylânî" adlı eserinin "5. Mektub"unda şöyle buyuruyor:

"İlhamın ne olduğu, vahyin ne mânâ taşıdığı onun bildiği şeydir.

Çünkü:

"O anda kuluna vahyedeceğini vahyetti." (Necm: 10)

Âyet-i kerime'sindeki mânâ ona öğretilmiştir."

Hazret-i Allah'ın ifna edip kendi varlığı ile var ettiği kimse ise hep Allah'tan konuşur. Kendisi yok ki kendisinden konuşsun. Vücud aradan kalkınca, O'nunla karşı karşıya kalıyor. O'nunla oluyor, O'ndan alıyor, O'ndan veriyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhirî ilimdir) Allah-u Teâlâ'nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur." (Tirmizî)

Muhyiddin-i İbn'ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

"Nitekim o zâhirde tâbi olduğu hükmü batında Allah'tan alır." (Fusûsu'l-Hikem. Çeviren N. Gençosman. Sh: 45)

Evet... Çünkü ona başka öğretecek yok ki. Risalet ve nübüvvet sona erdi, bir daha peygamberlik gelecek değil. Cebrâil Aleyhisselâm da emirsiz inmez. Ona ancak Rabb'i öğretecek. O da bu bilgiye muhtaç olduğu için Allah-u Teâlâ o kaynaktan ona da veriyor. Çünkü onun için o bilgiler zaruridir, o bilgilerle ancak bu esrarı açacak. Allah-u Teâlâ duyurmadıkça başka türlü bilinmez. Onun muallimi bizzat Allah-u Teâlâ olmuş oluyor.

Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Allah'tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur." (Bakara: 282)

İşte Allah-u Teâlâ'nın talebesi bunlardır. Hepsinin bir talebesi vardır, bunlar da Allah-u Teâlâ'nın talebesidir. Çünkü onu huzuruna alıyor, yüzü ile yöneliyor, dilediğini akıtıyor, konuşuyor, görüşüyor ve bildiriyor.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde Hızır Aleyhisselâm hakkında:

"Ona tarafımızdan has bir ilim öğrettik." buyuruyor. (Kehf: 65)

Allah-u Teâlâ kime has ilim verirse, o sırlara o mazhardır.

Güneşi gören; ay'ı, yıldızı, nuru ve nârı çok iyi farkeder. Güneşi görmeyen güneşi tanıyamaz. Onun ziyası gözleri kamaştırır. O tahsili görmemiştir, o tecelliyata mazhar olmamıştır.

Ay'ı gören; yıldızı, nuru ve nârı bilir.

Yıldızı gören; nur ile nârı tefrik eder.

Nuru da göremeyen karanlıkta kalmıştır.

Bu gizli ilim yalnız hususiyetle O'nun seçtiği, öğrettiği kimseye mahsustur. Seyr-ü sülükte olanlara, diğer velilere dahi mahsus değildir.

Allah-u Teâlâ âlemlerde tasarruf ettirdiği kimselere dilediğini duyurur, o da dünya âlemindeki mutasarrıflara bu hakikatleri duyurur. Çünkü onların Allah-u Teâlã ile o nispette yakınlığı yoktur. Onlar emirle, o tasarrufla.

O her an Hazret-i Allah iledir. Kendisi istemediği halde emir tahtında döndürülmüştür. İnsanları irşad için beşeriyet kisvesine bürünmüştür. Görünüşte halk ile, fakat bâtını Hakk ile meşguldür. Yeryüzünde Cenâb-ı Hakk'ın emriyle tasarruf eder. Fâil-i mutlak'ın fiillerini görür, bir yaprağın tutunduğu kadar bile tutunacak varlığı yoktur. Bir çöp kadar kıymeti olmadığını bilir, kendisini bir resimden hiç farkedemez. Çünkü Fâil-i mutlak o resimde tecelli ediyor. O orada yok. Ondaki irade de idare de Hakk'ın iradesi ve idaresidir. Fakat bu bilinmediği için herkes resmi görür.

Muhyiddin İbn'ül-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:

"O öyle bir kaynaktan alır ki, Peygamber Aleyhisselâm'a vahiy getiren melek de aynı kaynaktan alır." (Fusûsu'l-Hikem. Çeviren N. Gençosman. Sh: 45)

O koyacak, O lütfedecek, O idare edecek, bu işler olacak. Mahlûkatın hiçbir hükmü yok. Zaten Fenâfillah'a çıkmış bir kimse fâni olmuş demektir. Artık onda bir şey aramak yersizdir. O fâni olmuş, Hakk onda tecelli etmiş.

Demek ki Hazret-i Allah sevmiş, seçmiş, koymuş. Bunlar hep murad-ı ilâhi. Kudret ve azametini, lütuf ve tecelliyatını kullarına göstermek için. Mahlûka ait işler değil.

Bunlar vergiden ibarettir. Mahlûk bomboştur. Meselâ arı kovanda bal yapar. Ama kovan bal yapmaz, arı bal yapar. Bunu unutmayın.

İşte Allah-u Teâlâ bu sevgili kullarını bu lütfa mazhar etmiştir.

"Biz rahmetimizi kime dilersek ona isabet ettiririz." (Yusuf: 56)

Gerçekten bu sevgili kullarını daire-i saadetine almış, merkez-i selâmetine çıkarmış, huzuruna kadar almış ve en büyük saadetine eriştirmiştir.

"Onlar sıdk makamında kuvvet ve kudret sahibi hükümdarın huzurundadırlar." (Kamer: 55)

Bir düşünün! Allah-u Teâlâ onları huzuruna aldı. O kehribarın tozu olduğu için sıddıkiyet makamına kadar çıkardı.

Bu makama gelenler huzur-u ilâhi'ye alınır. Yüzünün maskesini, vücud elbisesini atar, hiç olur. Aklı da vücudu da kül olur. Var olan husule gelir. Kudsî ruh baki kalır.

Sevgi, muhabbet işi bu, çalışma işi değil yani. O zamanında koymuş ama güna gün perdeyi açıyor öyle meydana çıkıyor.

Bütün bu iyilikler O'ndan geldi ama birisine koydu. Ama o birisi maske oldu. Bütün o güzellikler O'nun ve O koydu. Ama o maskeye koydu. O maskeye O'ndan itibar oluyor.

İnsan-ı kâmil niçin bu kadar sevilir? Veya niçin bu kadar uğraşılır? Onda bir "Dûr-i Yekta" var. Dost ona onun için aşık, düşman ona onun için düşman.

O sevmiş koymuş. "Ben sevdim, koydum siz de itibar edin!" diyor. "Alırsınız!" diyor. Şu halde seven alabiliyor, sevmeyen alamıyor.





SeCReT isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-06-2010, 07:39 AM   #2 (permalink)
HiRaNuR
Guest
Mesajlar: n/a
Konuları:
Cinsiyet:
Standart

emeğine sağlık Allah razı olsun canım
 
Alıntı ile Cevapla
Alt 04-06-2010, 08:04 AM   #3 (permalink)
isLamForumLari.COM
 SeCReT - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Üyelik tarihi: Oct 2009
Mesajlar: 2.363
Konuları:
Cinsiyet:
Tecrübe Puanı: 10
SeCReT is on a distinguished road
Standart

cümlemizden inş can




SeCReT isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Konu Araçları
Stil

Yetkileriniz
Yeni Mesaj yazma yetkiniz Aktif değil dir.
Mesajlara Cevap verme yetkiniz aktif değil dir.
Eklenti ekleme yetkiniz Aktif değil dir.
Kendi Mesajınızı değiştirme yetkiniz Aktif değildir dir.

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Sistem Bilgisi ve Linkler Site Durumu